2 Eylül 2014 Salı

SİYAH-BEYAZ FOTOĞRAFLAR & BAŞKALARININ HİKAYELERİ


         
            SİYAH BEYAZ FOTOĞRAFLAR
     
      Bilirisiniz, hep geçmişinde yaşayan insanlar vardır. Geçmişleri eteklerinden o kadar çok çekiştirmiştir ki, aynı yolu falanca kişi misal,  x zamanda almışsa, o, 3x zamanda, daha hangi yolun alınacağını bile ayamamıştır. Ama geçte olsa bi takım yerlere varılmış, seven onu öyle sevmiş, sevmeyenin canı sağolmuştur.

      Geçenlerde böyle bir aile büyüğümü ziyarete gittim. Buzdolabı dikkatimi çekti. Üzerine, fotoğrafın sadece siyah-beyaz çekilebildiği zamanlardan kalma aile fotoğrafları yerleştirilmişti. Çoğu, çocukluğumdan aşina olduğum, belki defalarca bakıp geçtiğim fotoğraflardı. Ama bu sefer, bakıp geçemiyordum. Gözlerimi ayıramadan, dakikalarca baktım, herbirine ( işte bunlar hep kırka merdiven dayama...) Kimler kimler yoktu ki fotoğraflarda : Çok çok kalp kıranlar, az kalp kıranlar, yufka yürekliler, çok çile çekenler, gününü gün edenler, kimseye eyvallahı olmayanlar, huylular, huysuzlar, artık aramızda olmayanlar ... Birbirlerinden çok farklı hüviyetler, suretler...Ama o an, o fotoğraflarda hepsinin bir ortak noktası vardı ki, gözlerimi onlardan alamamamın esas sebebi buydu : Herkes çok masumdu! Şaşırtıcıydı bu. Kimse kimsenin hayatına kötü etki etmemiş, hiç öfkelenmemiş, kırmamış, dökmemiş gibiydi. Herkes o kadar iyiydi ki, gözleri, içinde iyilik perileri dans ediyormuş gibi ışıldayarak bana bakıyorlardı. Ve işte bu yüzden buzdolabının kapağına asılmışlardı. Öyle hatırlanmaları isteniyordu. İyi birşeydi bu. Çünkü, masumiyet, siyah - beyaz zamanlarda yaşanmış bir ''çekiyoruuuuum, çeeek- tim '' anı bile olsa, buzdolabınızın kapağına astığınızda sizi gülümsetebilirdi...

             

            BAŞKALARININ HİKAYELERİ

    Başkalarının hikayelerini, ya sıradışı acıları varsa - şükür halimize demek için -  yada sıradışı mutlulukları ve zevkleri varsa - kendimizi de o fantastik, mutlu dünyada hayal etmek için -  dinleriz. Yoksa ilgilenmeyiz, çok gerekiyorsa, dinler gibi yaparız.

     Geçenlerde Eski Foça' da dinlenecek bir hikayeye rast geldim :

      Amatör, karma bir resim ve el sanatları sergisi açılışı. Sadece bir kişinin işleri önünde, diğerlerinden farklı bir kalabalık var. İşlerin sahibi adam yetmişlerinde. Seyrelmiş, beyaz, uzun saçları, jölelenip, geriye taranmış ve atkuyruğu yapılmış. Yanındaki sandalyede kendisiyle akran, ama kararmış ve çökük yüzlü bir kadın oturuyor. Kadının başı öne eğik, hiç kaldırmıyor başını. Ara sıra birşeyler mırıldanıyor. Ama söylediği şeyler anlaşılmıyor. Sadece işlerin sahibi adam söylediklerini anlayabiliyor ve kadın her mırıldandığında önündeki kalabalığa laf yetiştirmeyi bırakıp, kadına cevap veriyor. '' evet kızım, vericem canım...'' gibi cevaplar. Kadının üzerindeki kıyafetler özenle seçilmiş. Boncuklarla süslenmiş parlak bir bluz, uzun, uçuş uçuş bir etek. Saçlar özenle geriye doğru taranmış, jölelenmiş. Makyajı da var kadının. Sanki kuaförden çıkılmış.
     Adam ahşaptan oyuncaklar ve resim yapıyor. Ama öyle sıradan şeyler değil. Sergisinde duran işlerin hepsi olağandışı yaratıcılığa, espri anlayışına sahip ve hepsi de ustalık marifeti. Önündeki kalabalık da bu yüzden zaten. Kadın bir süre sonra yüksek sesle birşeyler söylüyor. Ama başı hep öne eğik. Adam derhal kalabalıkla ilgilenmeyi bırakıp, kadına birşeyler yedirmeye başlıyor. Kadın acıkmış. Fakat, ya verileni beğenmediğinden ya da yeme işi onun için bir mesele olduğundan, ağzındakileri bir çocuk gibi dışarı çıkarıyor. Çıkanlar heryere saçılıyor. Kadın sinirleniyor. Adam özen, sükunet ve şefkat içinde hepsini temizliyor. Kadının sakinleştiğinden emin olana kadar onunla konuşuyor. Sonra aralarında benim de bulunduğum, biraz gergin, biraz şaşkın ve tabiki meraklı kalabalığa geri dönüp, işleriyle ilgili sorulanları kaldığı yerden yanıtlamaya devam ediyor...
    Sonra öğreniyorum ki, adam, olağandışı yaratıcılığını birleştirdiği mütevazi hayatını, tamamiyle, özel ilgiye muhtaç eşine adamış. Bu gözleri kamaştıran itina o yüzden. Günlük tüm bakım ve ihtiyaçlarını karşılamak dışında, özel günlerde onu kendisi süslüyor, makyajını yapıyor vs... Ben ne mi yapıyorum ? Bir daha bir daha düşünüyorum; Hayatın sana biçtiği değerin, senin gerçek değerinden hiçbirşey kaybettirmediğini. Hatta bir elmas gibi ışıldamıyor olduğun halde farkediliyor olmanın, seni elmasdan daha kıymetli yaptığını... Ve bir daha, bir daha düşünüyorum; Sadece siyah -beyaz Türk filmlerinde görebileceğimizi sandığımız gerçek duygular, o kadar da yok değil...