24 Ekim 2014 Cuma

OLMUYOR ŞİİRİ



Gel de ütü yap şimdi;

Can Yücel'in Akdeniz'i henüz geçmişken üstümden;

Üstelik, genzimde kıvranan kelimeler kadar griyken bugün İzmir.

Ege mesela, gözlerimle saklandığım sığınağım değil bugün,

yaklaştıkça uzaklaştığım soğuk bir semayken,

tıpkı, yanı başımdayken dokunamadığım kardeşim gibi,

uzak, çok uzakken,

gel de, şu zırıl zırıl ağlayan telefona cevap ver.

Ne çalıp duruyorsun !

Teselli verecek sözcüklerin varmış gibi...

Nafile çırpınan ruhum, göz pınarlarımdan düştü, düşecekken,

ve şu alacakaranlık bir türlü uykuya dönmezken,

gel de yemek yap şimdi...

2 Eylül 2014 Salı

SİYAH-BEYAZ FOTOĞRAFLAR & BAŞKALARININ HİKAYELERİ


         
            SİYAH BEYAZ FOTOĞRAFLAR
     
      Bilirisiniz, hep geçmişinde yaşayan insanlar vardır. Geçmişleri eteklerinden o kadar çok çekiştirmiştir ki, aynı yolu falanca kişi misal,  x zamanda almışsa, o, 3x zamanda, daha hangi yolun alınacağını bile ayamamıştır. Ama geçte olsa bi takım yerlere varılmış, seven onu öyle sevmiş, sevmeyenin canı sağolmuştur.

      Geçenlerde böyle bir aile büyüğümü ziyarete gittim. Buzdolabı dikkatimi çekti. Üzerine, fotoğrafın sadece siyah-beyaz çekilebildiği zamanlardan kalma aile fotoğrafları yerleştirilmişti. Çoğu, çocukluğumdan aşina olduğum, belki defalarca bakıp geçtiğim fotoğraflardı. Ama bu sefer, bakıp geçemiyordum. Gözlerimi ayıramadan, dakikalarca baktım, herbirine ( işte bunlar hep kırka merdiven dayama...) Kimler kimler yoktu ki fotoğraflarda : Çok çok kalp kıranlar, az kalp kıranlar, yufka yürekliler, çok çile çekenler, gününü gün edenler, kimseye eyvallahı olmayanlar, huylular, huysuzlar, artık aramızda olmayanlar ... Birbirlerinden çok farklı hüviyetler, suretler...Ama o an, o fotoğraflarda hepsinin bir ortak noktası vardı ki, gözlerimi onlardan alamamamın esas sebebi buydu : Herkes çok masumdu! Şaşırtıcıydı bu. Kimse kimsenin hayatına kötü etki etmemiş, hiç öfkelenmemiş, kırmamış, dökmemiş gibiydi. Herkes o kadar iyiydi ki, gözleri, içinde iyilik perileri dans ediyormuş gibi ışıldayarak bana bakıyorlardı. Ve işte bu yüzden buzdolabının kapağına asılmışlardı. Öyle hatırlanmaları isteniyordu. İyi birşeydi bu. Çünkü, masumiyet, siyah - beyaz zamanlarda yaşanmış bir ''çekiyoruuuuum, çeeek- tim '' anı bile olsa, buzdolabınızın kapağına astığınızda sizi gülümsetebilirdi...

             

            BAŞKALARININ HİKAYELERİ

    Başkalarının hikayelerini, ya sıradışı acıları varsa - şükür halimize demek için -  yada sıradışı mutlulukları ve zevkleri varsa - kendimizi de o fantastik, mutlu dünyada hayal etmek için -  dinleriz. Yoksa ilgilenmeyiz, çok gerekiyorsa, dinler gibi yaparız.

     Geçenlerde Eski Foça' da dinlenecek bir hikayeye rast geldim :

      Amatör, karma bir resim ve el sanatları sergisi açılışı. Sadece bir kişinin işleri önünde, diğerlerinden farklı bir kalabalık var. İşlerin sahibi adam yetmişlerinde. Seyrelmiş, beyaz, uzun saçları, jölelenip, geriye taranmış ve atkuyruğu yapılmış. Yanındaki sandalyede kendisiyle akran, ama kararmış ve çökük yüzlü bir kadın oturuyor. Kadının başı öne eğik, hiç kaldırmıyor başını. Ara sıra birşeyler mırıldanıyor. Ama söylediği şeyler anlaşılmıyor. Sadece işlerin sahibi adam söylediklerini anlayabiliyor ve kadın her mırıldandığında önündeki kalabalığa laf yetiştirmeyi bırakıp, kadına cevap veriyor. '' evet kızım, vericem canım...'' gibi cevaplar. Kadının üzerindeki kıyafetler özenle seçilmiş. Boncuklarla süslenmiş parlak bir bluz, uzun, uçuş uçuş bir etek. Saçlar özenle geriye doğru taranmış, jölelenmiş. Makyajı da var kadının. Sanki kuaförden çıkılmış.
     Adam ahşaptan oyuncaklar ve resim yapıyor. Ama öyle sıradan şeyler değil. Sergisinde duran işlerin hepsi olağandışı yaratıcılığa, espri anlayışına sahip ve hepsi de ustalık marifeti. Önündeki kalabalık da bu yüzden zaten. Kadın bir süre sonra yüksek sesle birşeyler söylüyor. Ama başı hep öne eğik. Adam derhal kalabalıkla ilgilenmeyi bırakıp, kadına birşeyler yedirmeye başlıyor. Kadın acıkmış. Fakat, ya verileni beğenmediğinden ya da yeme işi onun için bir mesele olduğundan, ağzındakileri bir çocuk gibi dışarı çıkarıyor. Çıkanlar heryere saçılıyor. Kadın sinirleniyor. Adam özen, sükunet ve şefkat içinde hepsini temizliyor. Kadının sakinleştiğinden emin olana kadar onunla konuşuyor. Sonra aralarında benim de bulunduğum, biraz gergin, biraz şaşkın ve tabiki meraklı kalabalığa geri dönüp, işleriyle ilgili sorulanları kaldığı yerden yanıtlamaya devam ediyor...
    Sonra öğreniyorum ki, adam, olağandışı yaratıcılığını birleştirdiği mütevazi hayatını, tamamiyle, özel ilgiye muhtaç eşine adamış. Bu gözleri kamaştıran itina o yüzden. Günlük tüm bakım ve ihtiyaçlarını karşılamak dışında, özel günlerde onu kendisi süslüyor, makyajını yapıyor vs... Ben ne mi yapıyorum ? Bir daha bir daha düşünüyorum; Hayatın sana biçtiği değerin, senin gerçek değerinden hiçbirşey kaybettirmediğini. Hatta bir elmas gibi ışıldamıyor olduğun halde farkediliyor olmanın, seni elmasdan daha kıymetli yaptığını... Ve bir daha, bir daha düşünüyorum; Sadece siyah -beyaz Türk filmlerinde görebileceğimizi sandığımız gerçek duygular, o kadar da yok değil...
   



 

22 Mayıs 2014 Perşembe

DİDAKTİK BİR GÜN



İyi okullarda okumuş olabilirsin, kalın kalın kitaplar devirmiş olabilirsin ama galiba, kendi yolunu bulma yolculuğunda, ihtiyaca esas oluşturacak bilgileri, hayatta tesadüf ettiğin basit olaylar verecek.

Dün öğleden sonra bahçeye inmek için kapıyı açtığımda, merdivenlerin hemen ardında, yani bulunduğum noktaya sadece birkaç metre mesafede yaklaşık bir buçuk metre uzunluğunda bir kara yılanla karşılaştım. Her şehirde büyümüş insan gibi, ben de ÇOK KORKTUM ! Tamam, domatesi ağaçta yetişen bir sebze sanmıyorum artık; ama ekolojik hayatı adamakıllı tanımaya başlayalı henüz birkaç yıl oldu. Daha önce doğada yılan görmüşlüğüm de vardı aslında. Hatta yılan korkumla yüzleşmede epey yol almamı sağlamıştı bu tecrübeler. Ama bu başkaydı, yılan bu kez kendi bahçemde, bana sadece birkaç metre mesafedeydi. Ve daha önemlisi onunla başbaşaydık ! 

Kısa bir paralize durum ardından nihayet kendimi eve atma cesareti bulmuştum. Mahallede hemen herkes, ömrü bağ bahçe işleriyle geçmiş, bilmem kaç kez yılanla münasebetleri olmuş insanlardı. Onlardan birini çağırabilirdim. Ama büyük ihtimalle yapacakları şey, hayvanı oracıkta öldürmek olacaktı, onun yerine Salih’i aradım, yılana zarar vermeden bahçeden göndermeyi birtek o benim kadar isteyecekti. Salih ne kadar süre sonra geldi hatırlamıyorum; ama benim için bir ömür kadar uzundu ve yapabildiğim tek şey, şuursuzca dizilmiş, birbirlerinden bağımsız kelimeler sarfetmekti.

Salih ise, bahçemizde bir yılan olmasına neredeyse memnundu, çok heyecanlanmış, onu görüntülemek için koşarak evden kamerayı almıştı. Bir yandan beni teskin etmeye çalışıyor ama sanki bir yandan da yılanın gitmesini hiç istemiyordu. Onu gördüğünde güzelliğiyle büyülenmiş gibiydi.  Benim endişeyle ard arda sıralanmış sözlerimi duymuyor, yüzünde çocuksu bir gülümsemeyle hayvanı kameraya çekiyordu. Neden sonra bana şöyle dedi : ‘’dur dur, hayvan çok korkmuş, biraz sakinleşsin.‘’ BİRAZ SAKİNLEŞSİN Mİ ??? Yılan? Yılan sakinleşsin yani ben değil?  ‘’Kış uykusundan yeni uyandığı için açtır, muhtemelen yanlışlıkla düştü bizim bahçeye ‘’ Bir süre sessizce onları izledim, farkında olmadan biraz sakinleşmiştim. ‘’Salih’inki gibi bir tepki de mümkünmüş demek’’ diye düşündüm. Oysa ben, hayat bundan sonra duracak filan gibi hissemiştim. İkisinin bu resmi, kafamdan aşağı kovalarca erdem, sükunet, birbirine saygı ve kabul etme meziyeti dökmüştü sanki.

Uzun süre, ona zarar vermeden bahçeden gitmesi için çaba harcadı Salih. Ama hayvan direndi, hiçbiryere kımıldamadı, aksine korkudan daha da derin deliklere sakladı kendini. Artık yılan için üzülmeye başlamıştım. O sırada komşularımızdan Ahmet Abi geçiyordu evin önünden, durumu anlattık. Hemen eve gidip, ne bileyim tüfeğini filan alıp hayvanı öldürmek isteyeceğini sanmıştım. Tam aksine ‘’ Hiçbirşey yapmaz, bırakın o kendiliğinden çıkıp gidecek zaten, bu ara olur buralarda yılan korkmayın.‘’ dedi. Gülümseyerek uzaklaştı. Salihle birbirimize baktık. Hata ettiğimizi fark ettik, uğraşmayı bıraktık. Evet, tedirgindim hatta dken üstündeydim, gece epey uzun süre uyuyamadım. Ama durum olarak, aslında onun, yolunu şaşırmış, muhtemelen açlıkla mücadele etmekte olan bir kediden farkı olmadığını kendi kendime tekrar ederek ve beni yıkayan meziyetleri üzerime örterek nihayet uyudum; hem de hiç yılanlı kabus görmeden...

Bu sabah baktığımızda, yılan hiçbir yerde yoktu, sessiz sedasız gitmişti. Kimseye zarar vermeden…

Sonuç : Yılanlardan hala korkuyorum. Ama bu olay benim için, bahçeme giren bir yılan macerasının ötesinde bir şey. Şunu sorduran birşey : Birşeyin ya da bir hadisenin ''kötü'' olduğuna kim karar veriyor ? Bir de şunu düşündüren : Kim ne derse desin, herkesin ve her şeyin barış içinde birlikte yaşaması aslında mümkündür.


Bu didaktik gün için Salih’e ve bahçemize yolu düşen yılana teşekkür ederim. 





ANLAT KEMERALTI




                Aynı anda farklı hisler uyandıran, dinlemek isteyene anlatacağı çok şey olan, bir acayip yerdir Kemeraltı Çarşısı ;

        Baştançıkarıcıdır. '' Şu ara sokakta daha neler var acaba'' diye daldığınız sayısız sokakta, çarşıya asıl gelme maksadınızı çoktan aşmışken bulursunuz kendinizi. Mutlaka hayatınızda ilk defa gördüğünüz birşey çıkar karşınıza, şaşırırsınız. Başka birşey, hayatınızdaki birini çağrıştırır, muhtemelen ona da birşeyler alırsınız. İllaki tüketme, ama bir yandan da üretme isteği uyanır içinizde. Kimi sokakta çokça hüzünlenir, hatta sinirlenirken, berikinde çocuklaşır, her gördüğünüze -sanki hayatınızda ilk defa görmüşsünüz gibi- heyecanlanırsınız. Sonunda kafanız mutlaka karışır, bazen işin içinden çıkamazsınız. Sanki dünyadaki herşey burada toplanmış gibidir. Acayiptir !
           
          Dikkatli gözler, bizden üç jenerasyon öncesine kadar giden zamanlara tanıklık etmiş onlarca mirasın, mağrur bir tebessümle göz kırparak, yok oluşu, ama aynı zamanda başka birşeye dönüşümü nasıl yaygara yapmadan anlattığını görebilirler . Yaşı hayli geçkin seyyar şerbetçi, sorsanız mutlaka anlatır çarşıdan kimlerin gelip, kimlerin geçtiğini. Girişindeki en az yüz yıllık mermer  kurnalarıyla, sokak arasındaki bir hamam, içlerinde hem sessiz sedasız hala Kemeraltı'na tutunan el ustaları, ama aynı zamanda '' abla kot lazım mı ? ''diye bağırırken parmağıyla avlusunu işaret eden çığırtkanlarıyla yıllanmış hanlar, pasajlar...

         Havra Sokağı bohem bir karnavalı çağrıştırırken, onu dik kesen ve sokağa adını veren havraların bulunduğu 937 sokakta birdenbire içinizi buran bir tezatla karşılaşırsınız; Hazin hikayelerini anlatacak mecalleri bile kalmamış gibi görünen havralar yıkılmamak için birbirlerine yaslanırlar.  

         Artık yerinde olmayan ayakkabıcı Avram, balıkçı Yorgo, helvacı Mehmet, artık yerlerinde olmayan zanaatlar ve yerlerini bıraktıkları modern(!) mağazalar, modern(!) zamanlar içinde, hala bir yerlerde yakalayabileceğiniz geçmiş zaman Kemeraltı'sı...


            Çokça his uyandırır; geçen zamandır Kemeraltı Çarşısı...